ATATÜRK’ÜN İSTANBUL SEYAHATİ

ATATÜRK’ÜN İSTANBUL SEYAHATİ

“Her yaz Çankaya Köşkü’nde, bir İstanbul seyahati kulaktan kulağa söylenir, fakat birkaç gün sonra da seyahat ya İzmir’e ya da Konya’ya istikâmet değiştirirdi. Bizim de İstanbul rüyalarımız bir serap olarak uçup giderdi.

O senenin (1927) yazında, bu İstanbul seyahati söylentisi yine çıktı. Birkaç gün sonra da heyete hazırlık emri geldi. Muhâfız alayından da bir tabur hazırlanıyor. Buna rağmen biz yine tereddüt içindeyiz. Çünkü trenin Eskişehir’den istikâmet değiştirmesi mümkün.

En nihayet İstanbul yolundayız. Uzun zamandır hasretini çektiğimiz İstanbul’a bilhassa denize kavuşacağız.

Trende herkesin yüzü gülüyor…

Prendik’ten sonra, güzel köşkler arasından geçiyoruz.

ATATÜRK’ün geleceği duyulmuş, bütün köşklerden alkışlar yükseliyor. Biz de sevinçten uçuyoruz. Bazı arkadaşlar ufak çapta bir bando kurdular, marşlar çalıyorlar.

İstanbul, hasretini çektiği büyük kurtarıcısını büyük bir sevinçle karşılıyor.

ATA’yı Derince’den getiren Ertuğrul yatı, Kız Kulesi’ne döndü, Sarayburnu, Üsküdar Fındıklı, Beşiktaş sahilini dolduran yüzbinlerce İstanbullu: Yaşa!! Varol!! bağırışları ile sevinçlerini gösteriyorlar. İnsanın tüyleri ürperiyor.

ATATÜRK, yattan saraya indi. Heyecan biraz azaldı. Arkadaşlar akşam üstü evlerine dağıldılar, ben nöbetçiyim.

Gece saat 21. Telefon… Seryaver Rüsühi beyin sesi:

- Çabuk fasıl takımı tam kadrosuyla saraya diyor.

- Efendim, arkadaşlar evlerine gittiler, dedim.

Sert bir asker olan seryaver, bu haber karşısında köpürdü ve kıyameti kopardı. Emir verdi ve telefonu kapadı.

Hafız Yaşar Aksaray’da, Zühtü Bardakoğlu Teşvikiye’de, Abdülhâlik Eyüpsultan’da, diğer arkadaşlar da ayrı semtlerde.

Çaresiz telefona sarıldım, civarlarındaki karakollara, bu arkadaşların süratle saraya gelmelerinin teminini rica ettim. Aradan yarım saat geçmişti ki, seryaver yine gürledi:

- Kim varsa hemen gelsin.

Ortada benden başka kimsecikler yok. Koltuğumun altına neyi aldım, sarayın yolunu tuttum.

Saraya giden yollar tıklım tıklım dolu. Güç halle sarayın bahçesine ulaşabildim. Ama nöbetçinin süngüsü de karşımda parladı:

- Yasaah…

Muhafız taburu kuş uçurtmuyor.

Haydi geriye. Padişahlar zamanında I000′e yakın sekenesi olan sarayda, ATA’nın bir avuç maiyeti kaybolmuş durumda.

Bir ara mutfağı buldum. Aşçı başına, beni paşanın bulunduğu yere götürmesini söyledim. Güldü: “Ben yarım saattir dolaşa dolaşa burayı zor buldum, şurdan şuraya gitmem, dedi.

Tam bu sırada bir garson geldi. Onun yardımıyla yaverler dairesini buldum. Baktı, Ûdî Şevki bey gelmiş. Ortada ikimizden başka kimse yok. Çaresiz ikimiz ATA’nın huzuruna çıktık. İki arkadaş bir peşrev çaldık, ortada ne okuyucu var, ne de başka çalgı.

ATA, Şevki beye.

- Bir gazel okuyunuz, dedi.

Şevki beyin sesi yok, fakat zeki arkadaş, çok güzel çaldığı udu ile taksime başladı. Rast makamından, ATATÜRK’ün sevdiği makamlardan biri. Yaptığı bu güzel taksime bir de baktık ATA mukabele etmez mi?

“İçelim her mihnetin mutlak ölmeyen bir hayatı vardır ki

Mûhâsîn-i mevecât-ı âlem ana gehvâr-ı terennüm” olur beyitini büyük bir neşe ile okudu.

Bu sırada arkadaşlardan bir kısmı da geldi, gecenin geç saatlerine kadar çaldık çağırdık.

“ATA’nın huzuruna girdiğimiz zamanki manzara şu idi. yemek salonunun ortasında 24 kişilik bir masa. ATATÜRK masanın başında oturuyorlar. Sağında rahmetli Nuri Conker, solunda, sonradan Ankara’ya şehremini ve milletvekili olan Asaf beyin refikaları. Diğer tanıdıklarım, maarif vekili Mustafa Necati bey, Asaf bey, Şükrü Kaya ve daha bazı davetliler.

ATA’mız, bu tarihlerde büyük nutuklarını hazırlıyorlar. Sofrada konuşulan mevzu hep nutuk üzerine. ATATÜRK, nutuklarının hazırlanmış kısımlarından bazı parçalar okuyor ve bu konu ile ilgili hâtıralarını anlatıyor.

Saatler, bu hava içinde geçiyor. Biz soframızda oturuyor, yiyip içiyoruz.

O güne kadar bildiğim bir şey var. Bir yerde saz topluluğu olunca saz heyeti kısa bir hoşbeşten sonra saza başlanır ve ziyafetin sonuna kadar, kısa fasılalarla, fasıllar birbirini katip eder. Halbuki, biz köşke geldi dört beş saat oldu. Bu müddet içinde kısa bir fasıl yaptık. İki saatten fazla oturup duruyoruz.

Atatürk ve Türk Musıkisi kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İMTİHAN

İMTİHAN

Sohbetin münasip bir yerinde ATATÜRK, bizlere dönerek:

- Arkadaşlardan bir iki eser dinleyelim, diyorlar.

Derhal sevdiği eserlerden çalıp okumaya başlıyoruz. Memnun ve şevkle dinliyor.

Bir ara bana, bir şarkı okumamı emir buyurdular. Halbuki ben, heyete neyzen olarak girmiştim. Heyette bu kadar güzel sesli arkadaşlar varken benden şarkı istemesi tuhafıma gitti, acaba dedim. ATA dikkat mi etmediler, benim saz çaldığıma kızarıp bozarıyorum. Arkadaşlar bana “okusana…” gibilerden işaretler ediyorlar. O anda aklıma hiçbir şarkı gelmiyor, ne yapacağımı şaşırmış haldeyim. Arkadaşlardan biri kulağıma fısıldıyor: “Cânâ rakibi handan edersin…”

Çaresiz şarkıya başlıyorum. Daha birinci satırın başında:

- Duur!… diyorlar ve soruyorlar:

- Cânâ nedir?

Yarı yardım, yarı bilgimle:

- Hitaptır efendim, diyorum.

- O halde neden okuyuşunla bu hitâbı belirtmezsin?

Biz o tarihlerde, sazımızın bütün kuvvetiyle çalar ve okuyucularımız da hançerlerinin bütün kudretiyle okurlardı. Nüans, ifade ve buna benzer şeyleri bilmezdik.

Arzuları gibi okuyorum. Satırın sonunda, beni yine durduruyor, bir ihtar daha: “şarkının güftesini oku!”

Cânâ rakîbî handân edersin
Ben bî vefâyî giryân edersin
Bîgânelerle ünsiyet etme
Bana cihânı zindan edersin

O zamanki okunuşa göre “edersin” kelimesini “idersin” “etme”, kelimesini “itme” diye telaffuz ederdik

ATATÜRK:

- Bu kelimeleri nasıl konuşuyorsun? Diye soruyorlar. Söylüyorum:

- O halde neden şarkı arasında (idersin- itme) diye okursun?

Cevap yok… Bu minval üzere şarkıya devam ediyorum.

ATATÜRK, bu şarkıyı bizzat terennüm ederlerdi. Yalnız nakaratın sonundaki (giryân edersin) kelimelerini sert ve canlı olarak okumaktan zevk alırlardı.

Ne ise, yarı yardım, yanı gayretle şarkıyı bitirdim. Fakat bende de takat kalmadı. Şarkıdan sonra, şahsım, ailem ve tahsilim hakkında bilgi aldılar ve adımın şehzadelerden birisinin (Burhanettin) adının aynı olduğundan bahsederek, zârîfâne bir de şaka yaptılar. Bu suretle birinci imtihanı atlatmış oldum.

Bu imtihan keyfiyeti, ATA’mızın huzurunda bulunmak bahtiyarlığına eren her sanatkârın başına az çok gelmiştir.

Cumhurbaşkanlığı fasıl takımında neyzen olarak bulunmuş olan rahmetli Burhanettin Ökte, ATATÜRK’e ait hatıralarını bizzat bana anlatmıştır. Bu bir kısmını da musıki mecmuasında yazdı…

Büyük ATATÜRK Ankara’da bulundukları zaman haftada iki üç kere İstanbul’da ise her akşam musıki dinlemekten hoşlanıyordu. İstanbul’da fasıl takımı tam mevcudu ile Ankara’da ise davetli topluluğuna göre mahdut kadro ile vazifelendirilirdi.

Bu gece ATA’mızın sofrasında çok az davetli var. Bizde üç dört kişilik bir heyet olarak huzurlarınızdayız. Büyük bir iltifat olarak bizleri de sofralarına davet buyurdular.

Benim yerim, musıkimizin hayranı ve koruyucusu rahmetli Ali Hikmet paşanın yanına tesâdüf etmişti.

Büyük ATA’mızın Çankaya’daki köşklerinde yaşayışları, hâli, zevk-i selim sahibi, fakat hesabını bilir bir aile reisi vaziyetindeydi. Herşeyi dikkatle, fakat hiçbir israfa kaçmadan hazırlatır ve tanzim ettirirdi. Hatta bir akşam, sonradan davet edilen bir iki misafir yüzünden Ali Cenani beyin evinden ödünç ekmek getirildiğine şahit olmuştuk. Ancak sofranın hazırlanması, yemeklerin garnitürlenmesi ve servis şekli, bir devlet reisinin sofrasına yakışır halde tanzim edilirdi.

Ben, şahsen alışık olmadığım böyle bir sofra âdâbına intibak etmekte güçlük çekiyordum.

Bir ara ATA, sofradaki misafirlerden arzularını sordu. Münasip birer şarkı istediler, çaldık. Bu arada Ali Hikmet paşa benden bir taksim istedi.

Taksime başladım, zemin, meyan derken, biraz yorgun, fakat kuvvetli bir ses gazele başlıyor. Herkes nefes almaktan çekiniyor. Bu ses ATATÜRK’ün sesi: Ordular! İlk hedefimiz Akdenizdir. İleriii!… diye gürleyen ses. Şimdi nağme olmuş taşıyor:

Yârâb ne eksilirdi deryây-ı izzetinden
Paymâne-i vücûde zehrâb. Dolmasıydı

Âzâdesi olurdum âsib-ü derd-ü gamdan
Yâ dehre gelmeseydim yâ aklım olmasıydı

İstif güzel, ifâde güzel, fakat o güne kadar bilmediğim bir hususiyet var. ATA, güfte, nağme ve duyguyu birbirine bağlamış, etvâriyle (hareket ve jestleriyle) de güfteyi ne kadar güzel canlandırıyordu.

Gazel bitti, coşmuştu. Devletlilerden bir zat dayanamayıp, Ata’mızın ellerini öptü. Bir ara davetlilerden bir zat da, o günlerde çok söylenen marşlardan birini çalmamızı istedi. Başladık. ATATÜRK, kendisinden bahseden kısma gelince, derhal durmamızı işaret etti ve:

- Zafer milletin eseridir, ben de herhangi bir vatandaş gibi borcumu ödemekten başka bir şey yapmadım, buyurdular.

Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Davetliler birer birer, büyük ATA’nın mübârek ellerini öperek huzurlarından ayrıldılar…

Atatürk ve Türk Musıkisi kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ANKARA ANILARI

ANKARA ANILARI

Yıl 1925. Ankara’nın her yerinde halk mutlu ve sevinçli.

Taşhan pastanesi ve Samanpazarı kahvesi, küçük memurdan, umum müdüre kadar gelenlerle samimi bir hava yaratıyor.

Ankara’nın o sırada en lüks mahfili Ulus Meydanı’ndaki Şule Kulübü, mebuslarla vekillerin toplanıp vakit geçirdikleri yerdi.

İkâmetgâh olarak Musevî Mahallesi’nde, derli toplu, tek odalı bir yerde oturana gıpta ile bakılır, hele iki arkadaş birleşerek, iki üç odalı, muntazam yerlerde oturanlar parmakla gösterilirdi.

Bu samimi dekor içinde, tabii olarak kimsede kibir, azamet bulunmaz, küçük bir memurun bir vekille beraber yemek yediği, devlet erkânından, Öksüzce mahallesinde bir odaya sığınan dostlarını ziyaret edenler olurdu.

Bir akşam, dostlardan birinin evinde toplanmıştık. Dertleşiyor, biraz da demleniyorduk. Vakit gece yarısına yakın, hızlı hızlı kapı çalındı, açtık. Bekçi ve bir polis, beni arıyorlar.

Riyâseticumhur musıki heyetine mensup sanatkârların, akşamları evlerinden başka bir yerde bulundukları takdirde, muhakkak evlerine, gittikleri yerin adresini bırakmaları usuldendi.

Derhal Çankaya yolunu tuttum. Heyete katılalı henüz üç ay olmuştu. Muhite ve Çankaya Köşkü’ne yeni alışmıştım. Köşkün temiz havası ve her mensubunun, baba evini hatırlatan samimiyeti ürkekliğimi gidermişti.

ATA’mız bu gece çok neşeliydi. Arkadaşlar benden önce gelerek fasıla başlamışlardı. Şarkı ve gazeller birbirini takip ediyordu.

ATATÜRK’ün akşam yemeği uzun müddet devam eder, muhakkak sofrayı Türk musıkisi tezyin ederdi.

Köşkte, musıki heyeti çağrılmadığı geceler, gramofondan istifade edilir, fakat muhakkak Türk musıkisi dinlenirdi.

Türk musıkisi diye ısrarla bahsetmekten maksadım, bizden sonra gelecek nesillere, ATATÜRK’ün musıkimize gösterdikleri ilgiyi ve sevgiyi belirtmektir. ATA, garp müziğiyle de ilgilendi. Bilhassa Toska Operasının bazı aryaları ile, valslerden zevk alırdı.

Musıkimize dil uzatanlardan bazıları, Türk musıkisi insanı miskinliğe uğratır derler. Bu, büyük bir hatâdır. Hususi kalem müdürlerinden rahmetli Hayati beyden duymuşumdur. ATA’mız istiklâl savaşının en buhranlı günlerinde bile, Ankara’nın yerlilerinden bazı musıkişinâsları davet ederek Türk musıkisi dinlerlermiş.

(Benim notum: Ankara’nın namlı efelerinden Yağcı Fehmi efeden bizzat duymuştum. ATATÜRK’ün Ankara’ya ilk gelişleri sırasında, kendisini karşılayarak, milli oyunlar oynayanlardan biri olan Fehmi efe, Gazi Mustafa Kemal paşanın, bazı geceler kendilerine birkaç arkadaşı ile köşke davet ettiğini ve türküler çaldırıp çağırtarak gam giderdiklerini, zaferden sonra da ATATÜRK’ün Ankara efelerini sık sık çağırarak onları dinleyip, oyunlarını büyük bir ilgiyle seyrettiğini anlatmıştır.

Hatta ATATÜRK, Ankara’nın meşhur türkülerinden biri olan (Misket) türküsünü hem söyler, hem oynarmış. Yine Ankara’nın tanınmış sazcılarından Gençosman ve köfteci Cafer, zaman zaman büyük ATATÜRK’ün huzurlarında saz çalıp türküler çağırmak şerefini kazananlardandır.)

ATATÜRK neşeli olduğu bir akşam bize şu onayı anlattı: O gün Ankara civarında yaptıkları bir gezinti sırasında, sarıklı bir hocaya rastlamışlar. ATA, hocaya bazı sualler sormuş. Bu sırada üzerlerinden bir tayyare uçuyormuş. ATA hocaya tayyareyi göstererek:

- Hoca efendi, bu tayyare nasıl uçuyor? diye sormuş. Hoca:

- Paşam demiş, ben bu tayyarenin nasıl uçtuğunu bilemem, çünkü bunu bana öğretmediler.

ATATÜRK:

- Peki sen ne bilirsin, diye sormuş. Hoca boynunu bükerek:

- Bana sen bu tayyareye bin dersin, binerim. Oradan kendini at dersin, onu da hiç düşünmeden yaparım, bunu öğrendim paşam.

ATATÜRK, bu cevaptan çok memnun olmuş, büyük bir neşe içinde etrafına anlatıyordu.

O gece, şarkılar, gazeller, türküler, birbirini takibettikçe ATA daha da neşelenmişti. Bir ara zeybek havası çalmamızı istedi.

Meclis’de Şükrü Saracoğlu, Mustafa Necati gibi zeybekler diyarının ünlü kişileri de var. Bu iki efe çocuğu zeybek oyununa kalktılar. Her ikisi de güzel ve yaman oynuyordu.

Bir ara herkes duruyor. ATA’nın zeybek oyununa kalktığını görüyoruz. Erkek figürlerle dolu bu Türk raksını ne güzel de oynuyor ve kendisine yakıştırıyor. Zeybeğin ATATÜRK figürleri, ATA’nın ATATÜRK endamına öyle yakışıyor ki, herkes büyük bir vecd içinde, bu güzel manzarayı seyrediyor. Ve coşkun neşe içinde gece sona eriyor…

(Benim notum: ATATÜRK’ün zeybek oyununu ustalıkla oynadığı bir gerçektir. Yaradılışı ve vücut yapısı itibarıyla halk oyunlarına karşı büyük bir yaklaşım göstermiştir. Bunun güzel bir örneği, o zamana kadar görmediği ve seyretmediği Artvin bar’ına katılarak, oyunu aksatmadan sürdürmesidir.)

Atatürk ve Türk Musıkisi kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ATATÜRK VE ZEYBEK OYUNU

ATATÜRK VE ZEYBEK OYUNU

ATATÜRK, zeybek oyunlarının kreasyonları üzerinde çalışarak, bir salon zeybek oyunu meydana getiren Selim Sırrı Tarcan’ın çalışmalarını da takdirle karşılamış, şu sözleri söylemiştir:

“Selim Sırrı bey zeybek oyunlarına medenî bir şekil vermiştir. Bu eser hepimiz tarafından kabul edilerek, milli ve sosyal hayatımızda yer tutacak kadar tekemmül etmiş ve bedii bir şekil almıştır. Artık Avrupalılara “Bizim de mükemmel raksımız var, diyebiliriz ve bu oyunu salonlarımızda müsamerelerimizde oynayabiliriz. Zeybek dansı her sosyal salonda, kadınla beraber oynanabilir ve oynanılmalıdır.”

Atatürk ve Türk Musıkisi kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ATATÜRK VE BEKTAŞİ BABALARI

ATATÜRK VE BEKTAŞİ BABALARI

Bu akşam yine Çankaya Köşkü’ne vazifeye davet edildik.

Hafız Yaşar Okur idaresinde, Sentûrî Zühtü Bardakoğlu, Kemânî Mehmet Rıza, Udî Şevki, Hanende Abdülhalik ve benden kurulu bir heyetle köşke vardık.

ATATÜRK, henüz yemek salonuna geçmemişler. Holde bulunan davetliler arasında iki yabancı sîmâ dikkati çekiyor. Birisi sakallı ve zarif görünüşlü. Öteki gence, biraz şişmanca ve bıyıklı bir zat. O sırada Ankara’da bıyık ve sakal modası olmadığı için bu iki zatın halleri ve bilhassa giydikleri smokinlerin eyreti olduğu belli. ATA’nın hususi tabibi Ragıp beyle konuşuyorlar.

Resmî davetlerde, frak veya smokin giyildiği gecelerde, bize daha önce bilgi verilir, biz de ona göre elbise giyerdik. Öteki davetliler de günlük elbiselerle geldiklerine göre, bu iki zatın yabancı oldukları hallerinden anlaşılıyor.

Biraz sonra ATATÜRK’ün huzuruna girdik. Bu iki şahıs ATA’ya takdim edilince, sakallının Çamlıca bektaşî dergâhı şeyhi Ali Nutkî dede, ötekinin Kilitbahir bektaşi şeyhi Haydar Naki dede olduğunu öğrenmiş olduk. Meğer ATATÜRK’ün hususi tabibi Ragıp bey ile babaların dostluğu varmış. Bir gün ATATÜRK’le konuşurlarken, söz bektaşiliğe intikal etmiş. Ragıp bey babaları tanıdığı için ve bunlardan Ali Nutki babanın hoşsohbet ve Hayda babanın Galatasaray Sultanisi (Lisesi) mezunu olup, şair de olduğundan bahsedince, ATA bunları tanımak arzusunun izhar etmişler, bu vesileyle ile babalar Ankara’ya davet edilmişler.

ATATÜRK, babalara, sofrada kendilerine yakın bir yer gösterdiler. Saza başladık, birkaç eser çaldıktan sonra, ATATÜRK Ali Nutki babaya hitabederek:

- Bektaşi tarikatının hususiyetleri nelerdir? diye sordular. Ali Nutki baba:

- Yüzlerce sene evvel kurulan bir sosyete hayatıdır, o devirlerde taassup yüzünden kadınlı erkekli bir toplantı yaparak yemek içmek kabil olmadığından, tarikat namı altında, bugünkü sosyete hayatımızı Hacı Bektaş o günlerde kurmuştur, dedi.

ATATÜRK bu sefer de Haydar Naki babaya hitabederek:

- Bu sosyetenin hususiyetleri nelerdir? diye sordu.

Haydar baba:

- Bektaşi tarikatına mensup canlar (tarikatın üyeleri) haftanın belli günlerinde tekkeye gelirler, akşamüzeri babanın etrafında halkla olurlar. Babanın karşısına rastlayan köşede en yaşlı ve eski bacı (kadın üye) başkanlığında kadınlar otururlar ve önlerindeki sofradan, edep ve erkân dahilinde yerler içerler. Bu âlem, musıki, şiir ve nükteli sözlerle devam eder.

Bu cevapların ATATÜRK’ü tatmin etmediği yüzünden anlaşılıyordu:

- Bir sâkî meselesi varmış, bu nedir?

- Sâkî bektaşi sofralarının en mühim uzvudur. Bektaşiler rakıyı kapalı kadehle içerler, yâni rakının mukdarını göstermezler ve herkes aynı kadehten içmeye mecburdur. Bu kadehi elden ele devrettiren sâkî ile baba arasında devamlı bir bağlantı vardır. Canlar arasında biraz sarhoşluk belirtisi gösterene, babanın bir işareti üzerine ya boş kadeh, ya da pek az rakı konmuş kadeh verilir. Tarikatın adâbına göre, can buna itiraz edemez. Sabaha kadar aynı neşe ve samimiyet içinde sohbet devam eder.

ATATÜRK:

- Musıki, şiir ve nükteden bahsettiniz, bunlardan birer parça lütfedin de dinleyelim.

Bu emir üzerine babalar, bizim de bildiğimiz: Eşref oğlu al haberi Arı biziz, gül bizdedir – Biz o Mevlânın kuluyuz – Cümle din iman bizdedir, güfteli nefesi okudular.

Paşa memnun oldu ve biz fasıla devam ettik.

Birara: “Kaçma mecbûrundan ey âhûy-i vahşi ülfet et” güfteli şarkıya girdik. Daha birinci satırını okumuştuk ki, ATA, Ali Nutkî babaya dönerek:

- Nur baba kitabiyle, bu şarkı sizin hususi hayatınızı tasvir yazılmıştır, diyorlar, doğru mudur? Diye sordu. Ali Nutkî baba:

- Efendim, Yakup Kadri beyin bir şakası olacak. Fakirin hayatı, dost ve müridleri arasında pek sâde geçerdi, hele dergâhlar kapandıktan sonra, büsbütün sâkin hayat geçiriyorum, dedi.

ATATÜRK; orada bulunan adamlardan birine:

- Yakup Kadri beyi davet ediniz, gelsinler, emrini verdi.

Yarım saat sonra, Yakup Kadri bey toplantıya katılmış oldu. Ali Nutkî babayı görünce şaşırdı.

Bir çok şarkı ve gazel okundu. Gecenin yarısını çoktan geçmiştik. ATATÜRK, Yakup Kadri beye: Yazdığınız Nurbaba romanı. Ali Nutkî babayı müteessir etmiş zannederim. Fakat müteessir olmakta haksızdırlar. Sizin gibi büyük bir edîbin yazacağı bir kitaba, keşke benim hayatım da süje ittihaz edilseydi, ben buna kızmaz, bilâkis iftihar ederdim.

ATATÜRK’ün bu ATATÜRK ve ince sözleri, hazır bulunanları minnettar bıraktı ve meclis bu güzel hava içinde dağıldı.

Atatürk ve Türk Musıkisi kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ATATÜRK’ÜN SOFRASI

ATATÜRK’ÜN SOFRASI

“İstanbul seyahatinin devamı süresince, Riyaseticumhur musıki heyetinin çalışma programı, ayrı bir özellik gösterirdi. Şöyle ki; her akşamüzeri Dolmabahçe sarayının üst katında orkestra çalar ve ATA, yemek odasına geçince, orkestra gider, fasıl takımının vazifesi başlardı. Bu vazife ATATÜRK sofradan kalkıp istirahate çekilinceye kadar devam eder, şayet yatla gezmeğe çıkarsa, fasıl takımı da beraber bulunurdu.

ATATÜRK’ün sabaha karşı yatla saraya dönüşü, veya sarayda geç vakite kadar uyanık kaldığını bilen bir çok kimseler, onun sabahlara kadar zevk ve sefâ içinde yaşadığını sanırlar. Oysaki ATATÜRK, daima memleket ve millet için yaşadığı ve ekseriye yatın sabaha kadar adalar civarında ya da boğazda gezmesine rağmen, kendisinin alt kamarada, ciddi mevzuların münakaşasıyla meşgul olduğu, çok sevdiği denizi ve mehtabı dahi seyretmediğini bilmezler.

Atatürk ve Türk Musıkisi kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YAZI DEĞİŞİKLİĞİ VE ATATÜRK’ÜN TİTİZLİĞİ

YAZI DEĞİŞİKLİĞİ VE ATATÜRK’ÜN TİTİZLİĞİ

ATATÜRK ile yaptığımız üç İstanbul seyahatinden birincisi harf inkılabına tesadüf eder. ATA, İstanbul”a gelir gelmez, bütün maiyet erkânına ve huzuru mutad zevata, hizmet edenlere, yazı makinesiyle çoğaltılmış birer alfabe dağıtarak, yeni Türk yazısının çabuk öğrenilmesini emretmişlerdi. Bu alfabe dağıtıldıktan bir iki gün sonra, müzâkere ve imtihanlar başladı. Evvela salona konulan yazı tahtası başında, sofracıdan, huzurumutad zevata kadar, herkes yazılı imtihana tâbi tutuldu. Yazılı imtihanın mevzuu, Karadeniz marşıydı.

Karadeniz Karadeniz
Gelen düşman değil biz
Yarım asır beklediğin
Barbaros’un hafidiyiz
Onun sana selâmı var
Diyor ki düşmanın ne canı var
Kovsun onu sularından
Orda Türk sancağı var.

Hepimiz önümüzdeki kâğıtlara yazmaya başladık. Gerek bizim arkadaşlardan, gerekse hazır bulunan zevatdan, lâtin harflerini bilenler, kolayca ve çabuk derslerini yazdılar. Fakat bilmeyenlerin önünde bir tek harf bile yazılı olmadığı görülüyordu.

ATATÜRK, ilk olarak Santûrî Zühdü Bardakoğlu arkadaşımızın kâğıdını istediler.

Kağıda göz atan ATA Bardakoğlu’na:

- Karadeniz kelimesi nedir? diye sordu.

- Mürekkep isimdir efendin.

- O halde neden iki kelime olarak yazdın?

ATATÜRK, etrafına karşı son derece müşfik, son derece nazik ve hatırşinas idi. Çok ender öfkelenir ve öfkelendiği zamanda bile babaca, hatta şaka yapar gibi darılırdı. Nitekim saraya ilk gittiğim gece, avizelere elektrik enerjisi veren kordona basarak, salonun kısa bir süre karanlıkta kalmasına sebep olduğum zaman, ATA’dan azar beklerken o:

- Bizim çocuklar, saraya alışkın değildir, kusurlarına bakmayınız, diye misafirlerine beni mazur göstermişlerdi.

Oysaki, Zühdü Bardakoğlu’na adam akıllı çıkıştılar. ATA’nın üzülmesi, arkadaşımızın azarlanması bizi, özellikle Bardakoğlu’nu çok mahzun etmişti. Halbuki arkadaşımız ATA’nın bir çok imtihanına maruz kalmış, bilhassa Roma tarihinin karışık bahisleri üzerinde ve santur’un tarihi hakkında geçirdiği imtihanlarda ecel teri dökmüş, fakat böyle bir azara maruz kalmamıştı.

Bu akşam ATATÜRK’ün bu hareketi Zühdü’yü çok üzdüğünden, ağlayacak gibi olmuştu. Bu anda ATA’nın bir hâli gözümden kaçmadı. Zühdü’nün yüzüne bakarak, masada oturanlardan birinin önündeki kâğıdı işaret etmekteydi o tarafa baktım hakikaten kâğıdın üzerinde bir tek harf bile yoktu ve sahibi Zühdü’den de daha perişan. Anladık ki ATA Zühdü’ye hitabediyormuş gibi bu zatı hedef tutuyordu.

Atatürk ve Türk Musıkisi kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SÖĞÜTLÜ YATI VE YİNE BİR ŞARKININ SÖZLERİ

SÖĞÜTLÜ YATI VE YİNE BİR ŞARKININ SÖZLERİ

İlk defa söğütlü yatı ile gezmeye çıkıyoruz. Bu zarif yatın baştarafında, büyük bir hayranlıkla boğazın güzelliklerini seyrediyorum. Denize karşı olan büyük sevgim beni evimizin penceresinden ayırmaz, rahmetli anama daima Dolmabahçe sarayının önünde demirli yatan bu güzel yatı sorar ve aldığım cevaplardan, bu yata binmek için, muhakkak padişah olmak gerektiğini öğrenir ve hiçbir zaman, bu yata binemeyeceğimi düşünerek üzülürdüm.

Çocukluk hâtıralarımı canlandırarak, talihin garip cilvesini düşünürken yanıma yatan baş makinisti geldi. Yüzbaşı rütbesinde bu genç denizciye, çocukluk hatıramı naklettim. Meğer bu genç subayın da bu konuda garip bir hikâyesi varmış. Mektepten çıktığı tarihlerde, bu yatın süvarisi ve baş makinisti padişahlarda bir cemile olsun diye, Amiral rütbesinde olanlar seçilirmiş. Bizim genç denizci; Aaah dermiş, bu yata bir baş makinist olabilsem. Duası kabul edilmiş, yata önce makinist sonra da baş makinist olmuş, ama Amiral olamamış. Gülüştük…

ATATÜRK, yatın kıç tarafında hazırlanan sofrada misafirleriyle beraber. Yat yeni köy önlerinden geçiyor. ATA’nın eski arkadaşlarından Dr. Rasim Ferit Talay’ın yalısının önünden geçiyoruz. Musıkimizi çok seven ve bilen bu sanatkâr ailenin hatırası, ATA’ya musıkimizi hatırlatmış olacak ki, bizleri yanına çağırdı. Fakat yat çok ufak olduğundan, bir iki arkadaş ATA’nın yakınında yer bulabildiler. Ben ve Udû Şevki bey, ATA’ya yakın olanlardanız.

ATATÜRK, rast makamından:

Bilmemki neden dir bana sen hor bakıyorsun
Bakma güzelim böyle yürekler yakıyorsun
Noldun nere gittin ne taraf da çakıyorsun
Bakma güzelim böyle yürekler yakıyorsun

Güfteli şarkıyı okumamı emrettiler.

Bu şarkı, ATA’nın huzurunda sık sık okunan şarkılardan değil. her halde misafirlerden biri istemiş olacak?

Şarkının zeminini ve nakaratını okudum, fakat meyânını bir türlü hatırlayamadım. Çaresiz nağmeleri terennüm etmek suretiyle işi savuşturmak istedimse de, bu ATA’nın gözünden kaçar mı?

- Gel yanıma, dedi.

Gittim.

- Şarkının güftesi nedir? dediler.

- Hatırlayamadım paşam, dedim.

- Muhakkak ki rakı içmemişsindir.

Ve üç kadeh arka arkaya içmekliğimi emir buyurdular. Hörmetli kadehle, bilhassa yüksek dereceli rakının ne olduğunu içenler pek iyi bilir. Fakat emer emirdir, üç kadehi de içtim. ATA eliyle bir miktar leblebi verdi:

- Haydi yerine git ve şarkıyı tamamla.

Ben yerime dönünceye kadar, arkadaşlar güfteyi hatırlamışlar. Kulağıma fısıldadılar. Şarkıyı tamamlayabildim.

Bu sırada yat da kavakların önünden döndü, beylerbeyi sarayına geldik. Bu zarif sarayın birinci katındaki havuzlu salonda, fasıla devam ediyoruz.

Bir aralık sarayın önüne bir tenezzüp vapuru geldi. İstanbul muallimlerinden tertip ettiği bu tenezzüp kafilesi, sarayın önünde, hep bir ağızdan marş okuyorlar.

ATATÜRK ve maiyeti balkona çıktılar. Biz de Karadeniz marşını söyleyerek karşılık veriyoruz. ATA vapur gidinceye kadar balkonda kaldılar ve mendil salladılar.

Sabaha karşı, Dolmabahçe sarayına dönüyoruz. Sabah serinliği adam akıllı bastırmış, biz bir köşede büzüldük ve ceketlerimizin yakasını kaldırdık. Bu sırada ATATÜRK yanımıza geldi:

- Vaah gençler, diye bize takıldı.

Kendisi Aslanlar gibi yanımızda durdular…

Atatürk ve Türk Musıkisi kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ATATÜRK’ÜN GÖZLERİNİ YAŞARTAN SAHNE

ATATÜRK’ÜN GÖZLERİNİ YAŞARTAN SAHNE

ATA’mızın İstanbul ikinci seyahati, biraz da zaruret icabı olmuştu. Felç hastalığına uğradı gibi söylentiler çıkarmışlar ve bu asılsız şayia memlekete yayılma istidadı göstermiş. Bu yüzden 1928 senesi yaz mevsimi ilerlemiş olmasına rağmen, acele İstanbul’a hareket ederek Dolmabahçe sarayına gelmiştik.

İlk akşam sarayda, mutaddan çok davetli var. ATATÜRK bu gece, yine de neşeli. Mütemadiyen çalışıyoruz. Bir çok eserleri bizzat okuyor:

Öyle bir âfet-i yektây-i emelsin meleğim
Bakamam gözlerine çünki erir göz bebeğim
Akıtam göz yaşımı pâyine bir secdeberim
Bakamam gözlerine çünki erir göz bebeğim

Şarkısını istediler.

Nakarat kısmına gelince, işaret etti, durduk. Güfteyi tekrar ettirerek, bu şarkının nakaratı olar:

“Bakamam gözlerine çünki erir göz bebeğim”

sözü bu şekilde olmalıdır dedi:

“Bakarım gözlerine sonra erir göz bebeğim”

ve bir kere de böyle okumamızı istedi, okuduk.

Boğazın Rumeli sahilini takibediyoruz. Yat sahile çok yakın seyrediyor. Arnavut köy önlerine geldik. Bir erkek ve genç bir kadın, rıhtımın parmaklığına dayanmışlar, boğazın güzelliklerini seyrediyor.

Yatı görünce, kadın bir çığlık kopardı:

- ATATÜRK… Allah’a şükür. ATA’mız sağ ve Aslan gibi.

İki âşık genç avazları çıktığı kadar, büyük bir heyecan ve coşkunlukla bağırıyorlar.

- Yaşa ATATÜRK, sen çok yaşa… Senin hakkında kötü şayia çıkaranların dilleri tutulsun…

Bu candan tezâhürat karşısında ATA’nın gözleri yaşardı. Mendilini çıkarıp sallamaya başladı. ATA bu olaydan çok memnun olduğunu açıkça gösteriyordu.

- İşte, içten gelen coşkunluk buna derler, çok isterdim bu gençleri tanımak.

Büyük dereyi geçtik. Sarıyer’e doğru gidiyoruz. Küçük bir sandal çala kürek yata yaklaştı. İçinde eski Kastamonu mebuslarından Necmettin Molla bey var. Ayakta ATATÜRK’ü selâmlıyor. Yat derhal durdu. Necmettin Molla’yı yata aldılar. Molla ATA’ya, yalısına şeref vermelerini rica etti. ATA vakit geçtiğini, bir başka zaman geleceğini vadettiler.

Üç gün sonra, bir akşamüzeri Necmettin Mollanın Sarıyer’deki çok büyük ve zevkle döşenmiş yalısına gidildi.

Ev sahibi sıfatıyla, Necmettin Molla bey, bütün zenginliğiyle ATA’ya ikramda bulunuyordu. ATA, üst katdaki salonda, balkon kapısına yakın bir yerde oturuyor. Biz salonun karşı tarafında, köşede bir yerde oturuyoruz.

Atatürk ve Türk Musıkisi kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRK HALKININ ATATÜRK SEVGİSİ

TÜRK HALKININ ATATÜRK SEVGİSİ

Halk haber almış. Havanın kararmasına rağmen caddeyi doldurmuş. ATATÜRK’ü çılgınca alkışlıyorlar.

ATATÜRK, saz heyetinin şefi Hafız Yaşar’ı yanına çağırdı, en neşeli eserleri çalıp okumamızı emretti.

Herkes neşe içinde. Gece yarısına yakın, halk bir türlü yalının önünden ayrılmıyor. Bu hava ulvî bir manzara yaratıyor.

ATATÜRK elinde kadehi balkona çıktı. Necmettin bey, evde ne kadar içki var, bira varsa dışarıdaki halka dağıttı.

ATA çok sevdiği halkla karşılıklı içiyordu. Birara eliyle halkı selamlayarak ve bir işaret yaparak halkı susturdu. Aşağı yukarı şunları söyledi:

- Benim için bazı bedbahtlar (kötü niyetliler) hastadır, mefluçtur diye dedikodu çıkarmışlar. Görüyorsunuz, karşınızda sağ ve sapasağlam bulunuyorum. Şunu biliniz ki, milletimin tam refahını görmeden ölmeyeceğim.

Bu sözler hepimizi coşturmuş ve gözlerimizi yaşartmıştı.

Sabaha karşı, güneş doğarken, hâlâ sokakları dolduran halkın coşkun tezâhüratı arasında yata bindiler. Kendisini selâmlayan halka ipek mendilini sallayan ATA’nın gözlerine baktım. O deniz mavisi gözlerde iki damla göz yaşı vardı.

Atatürk ve Türk Musıkisi kategorisine gönderildi | Yorum bırakın