Archive for Ocak, 2008

Sıtkı Bey Adında Bir Zatın Atatürk’e Mektubu

Perşembe, Ocak 3rd, 2008

Sıtkı Bey Adında Bir Zatın Atatürk’e Mektubu
SITKI BEY ADINDA BİR ZATIN ATATÜRK’E MEKTUBU

ATATÜRK’ün yakınlarından M. Rasim Özgen şu hatırasını anlatmıştır.

“ATATÜRK, Adanalı Sıtkı bey adında bir sanatkârdan ve Vasfiye hanım adındaki eşinden dinlediği bir Yemen Türküsü için şunları söylemiştir: “O Türküler beni o kadar sarmıştı ki, bir gece de İsmet İnönü’ye dinlettim. Hüngür hüngür ağladı.”

O gece ATATÜRK, sabaha kadar Sıtkı beyin udundan, tanburundan ve eşinin sesinden dinlediği şarkı ve türkülerin, Ankara ve İstanbul radyolarından da memlekete dinletilmesini istemiş.

- Sıtkı beyefendi, gidiniz, İstanbul ve Ankara radyolarında, birer konser veriniz, demiştir.

O sırada ATATÜRK’ün yanlış anlaşılan bir sözü üzerine yasaklanan Türk musıkisi de yeniden canlanıvermiştir.

Bu arada büyük ATATÜRK’ün sanata ve sanatkâra verdiği değeri ve gösterdiği sevgiyi anlatan şöyle bir olay anlatmıştır.

“Bu Adanalı Sıtkı bey, daha ATATÜRK’le tanışmadan önce İstanbul’a geliyor. Kendisi İstiklal Savaşında baytar mektebini bitirdikten sonra askere alınmış, savaştan sonra, baytar yüzbaşılığından ayrılarak, öğretmenliği ve yazarlığı meslek edinmiş. Bir ses sanatkârı olan eşi Vasfiye hanımın tesiri ve teşvikiyle musıkide ihtisas sahibi olmuş bir zat. Türk musıkisi üzerine bestelediği şarkılarını, bir plâk şirketine götürüyor. Plâkçı Türk musıkisinin yasaklandığını, radyolardan kaldırıldığını söylüyor. Ve bu eserleri alamayacağını bildiriyor. Bu durumdan aşırı üzüntüye kapılan Sıtkı bey, geçirdiği bir buhran ânında, tutuyor ATATÜRK’e kurşun kalemle ve âdi bir defter yaprağına, sitem dolu ağır bir mektup yazıyor. Bu mektubunda, eski sanat ustalarının fikirlerinden ve bestelerinden örnekler göstererek, Türk musıkisini savunmakla beraber, yasaklanmasını ağır bir dille eleştiriyor.

Aradan birkaç gün geçmiş, polis karakolu vasıtasıyla, Sıtkı bey Dolmabahçe Sarayı’ndan çağrıldığını öğreniyor.

Düşünülecek olursa, kurşun kalemle, âdi bir defter kağıdına yazılan sitem dolu bir mektup, bunu yazan bir sanatkâr. ATATÜRK’ün o engin müsamahasına ve sanatkâr sevgisine bakınız ki, bu sanatkârı huzurunda kabul ediyor, üstelik iltifatlarda bulunuyor.

ATATÜRK’ün yapmak istediği reformlar arasında, hiç şüphe yok ki, Türk musıkisi de vardı. Bu reformun amacı, batı özenticiliğiyle değil, milli kültür değerlerimizi, batı doğrultusunda, milli haysiyetine ve değerlerine toz kondurmadan geliştirmek ve gerçek sanat seviyesine ulaştırmaktı.

ATATÜRK, bazılarının dediği ve zannettiği gibi, sadece Rumeli Türkülerini seviyor değildi. Rumeli Türküleri onun gençlik hatıralarıydı, elbette sevecekti, ancak ATATÜRK Türk musıkisinin gerçek değer taşıyan eserlerini dinlemeği seviyordu, hatta zaman zaman kendisi de şarkılar Türküleri söylüyordu.

ATATÜRK’ün kendisine mahsus, Türk musıkisinin üslûp ve ifâde zenginliğine uygun bir okuyuş tarzı vardı. Özellikle şarkı ve türkülerin yakılmalarını etkileyen olayları ve duygu zenginliğini canlandıracak bir âhenk ve belâgatle okur ve böyle okunmasını isterdi.

Atatürk ve Çocuk Çoban

Perşembe, Ocak 3rd, 2008

Atatürk ve Çocuk Çoban
ATATÜRK VE ÇOCUK ÇOBAN

ATATÜRK, Antalya’ya gidiyordu. O sırada İtalyan diktatörü Musolini abuk sabuk nutuklarında, Türkiye’yi de hedef tutuyordu.

Yolda mola verildiği bir sırada, uzaktan bir Türkü sesi ATATÜRK’ün ilgisini çekmişti. Etrafı aradılar, Türküyü bir çoban söylüyordu. Çobanı getirmeleri için emir verdi, getirdiler. Çocuk yaşını henüz geçmiş bir genç çoban. ATATÜRK:

- Türküyü sen mi söylüyorsun? diye sordu. Çoban:

- Evet, deyince:

- Sesin çok güzel, okuman da fena değil. Burada da söyle de dinleyelim.

Genç çoban nazlanmadan, yadırgamadan başladı: (Demirciler demir döğer tunç olur…) Türkü bitmişti. ATATÜRK ellerini çırptı ve alkışladı ve yüksek sesle:

- Biis… biis, diye bağırdı.

Genç çoban bundan hiçbir şey anlamamıştı. ATATÜRK izah etti:

- Biis demek, beğendik, bir daha söyle, tekrar et demektir.
Çoban Türküyü tekrarladı. O zaman ATATÜRK, cebinden bir elli lira çıkardı çobana verdi. Çoban paraya baktı ve memnun bir tavırla:

- Biis… biis diye bağırdı.

ATATÜRK, bu zeki hareket ve cevap karşısında o kadar memnun oldu ki, bir elli liralık daha çıkarıp verdi ve yanındakilere:

- İmkân olsaydı da, Musolini şu sahneyi görseydi ve cevabı işitseydi, hangi millete nutuk söylediğini anlardı.

Atatürk ve Kastaniyet Faslı

Perşembe, Ocak 3rd, 2008

Atatürk ve Kastaniyet Faslı
ATATÜRK VE KASTANİYET FASLI

ATATÜRK’ün sofrası, bütün memleket meselelerinin görüşüldüğü bir toplantıydı. Sabahın ilk saatlerine kadar süren bu fikrî çalışmaların yerini bazen de saz, söz ve eğlence saatleri alırdı. Dolmabahçe Sarayı’nda böyle bir dinlenme günleriydi. Memleketin en seçme hanende ve sazendeleri meclistedir. ATATÜRK’ün ve sofra arkadaşlarının sevdiği, seçilmiş parçalar çalınmaktadır.

Bir ara ATATÜRK:

- Şimdi bir kastaniyet çalan olsa da dinlesek, der.

Sazendeler birbirlerine bakışır, sofradakilerden biri:

- Paşam der, tanıdıklarımdan biri fevkalâde kastaniyet çalmaktadır, emir buyurursanız getirtelim.

ATATÜRK:

- Kim bu zat? diye sorar.

- Eski ve merhum valilerden Asaf paşanın oğlu Şerif Sürmeli adında bir arkadaş efendim.

- Vakit gecikti, rahatsız etmiş olmalıyım.

- Hayır paşam, ehl-i zevktir, geç yatar.

Şerif beyin evinin adresi verilir. Bir motosikletli polis hemen yola çıkarılır…

Olayın gerisini Şerif bey şöyle anlatmıştır:

Şiddetli bir zil sesiyle yataktan fırladım. Kapı acı acı çalınıyordu. Refikam da yataktan fırlamıştı. Saate baktım, gece yarısını geçiyordu.

Refikam aşağıya inip kapıyı açtı. Kalın bir erkek sesi, beni soruyordu. Merakla kapıya indim, resmî bir polis:

- Benimle beraber buyurun, dedi. Şimdi sizi saraydan istiyorlar.

- Ne yapacaklar?

- Bilmiyorum, öyle emir aldım.

- Peki müsâde ediniz de giyinip geleyim.

- Acele çağırdılar, bir saniye bekleyecek vaktimiz yoktur.

- Böyle pijama ilemi geleyim.

- Elbisenizi üstüne giyiniz.

Dediğini yaptım ve motosikletin hasırına kuruldum. Refikamın endişeli bakışları arasında, rüzgâr gibi uzaklaştık.

Heyecandan titriyordum. Saraya girdiğim zaman, beni aile dostlarımızdan X bey karşıladı. Pijamalı ve perişan hâlimi görünce:

- Bu ne hal? Diye bir hayret sayhası fırlatmaktan kendini alamadı. Hâdiseyi anlattım. Gülerek:

- Heyecanlanacak bir şey yok dedi, ATATÜRK’e kastan yetini methettim haydi, kastanyetini de al gel.

Mesele anlaşılmıştı, ama sinirlerimin de zenbereği boşalmıştı. Saraya döndüğüm zaman, heyecanımı hâlâ teskin edememiştim. Dostuma:

- Aman dedim, rakı. Bu ruhî halle ATA’nın karşısına çıkamam.

ATA’nın hususi rakısından üstüste birkaç duble yuvarladıktan sonra, huzura girdim, takdim edildim. Karşısında yer gösterdiler.

Kastanyetin birinci faslı, heyecanımı tamamen bastıramadığım için beni tatmin etmemişti. İkinci faslında kastanyet parmaklarımın arasında bülbül gibi şakıyordu. Nağmeden nağmeye atlayarak, tahta parçalarından en sihirli sesleri çıkarmaya çalışıyordum. ATA’nın ilgisi dakikadan dakikaya artıyor, memnuniyet ifadesi, gök mavisi gözlerinden taa ruhuma kadar doluyordu.

Çaldığım parça bitince, beni taltif ettiler:

- Teşekkür ederim, memnun oldum.

Sofra arkadaşlarından, şimdi adını hatırlayamadığım bir zat, ATATÜRK’e

- Gördüğüm ve dinlediğim bütün İstanbul artistlerinin hepsinden daha, kuvvetli, daha üstün buldum, dedi.

ATA’nın verdiği cevap, kelime kelime kulaklarımdadır:

- Türk olmak, üstün olmak için kâfidir…

Atatürk ve Türk İstiklal Marşı

Perşembe, Ocak 3rd, 2008

Atatürk ve Türk İstiklal Marşı
ATATÜRK VE TÜRK İSTİKLÂL MARŞI

İstiklal Marşı 1 Mart / 1921′de Meclisde müzâkkere edilip, zamanın maarif vekili Hamdullah Suphi bey tarafından meclis kürsüsünden tekrar tekrar okunmuş ve ayakta alkışlarla kabul edilmişti.

Marşın bestelenmesi için, Ankara’da bir komisyon kurulmuş, bestelenecek mısraları seçilerek ilân edilmişti.

Komisyonun çalışmalarını yakından takip eden ATATÜRK, bu seçimi uygun bulmamıştı. İstiklâl Marşının uzun olmasında mutabakatını söyleyerek okunduğu ve çalındığı zaman, herkesin uzun uzun ayakta tutulmamasının elbette doğru olmadığı, ancak Marşın İstiklâl davamızı anlatışı cihetinden, büyük mânası olan, bilhassa şu mısralarının marşdan çıkarılmasının doğru olmadığını söylemiştir.

Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet
Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklâl

ATATÜRK:

- Benim bu milletten daima hatırlamasını istediğim vecizeler, işte bunlardır, demiştir.

Cumhuriyetin 15. yıl şenlikleri yapılırken, takatsiz yattığı Dolmabahçe Sarayı’nın önüne gelen bir vapur dolusu gençlik, İstiklâl Marşını söylüyordu. ATATÜRK, büyük bir içtenlikle dinlemiş ve hazin hazin gülümseyerek:

- Beni çağırıyorlar, seviniyorlar, sevinecekler tabii, sevinmek de haklıdırlar, onbeş yıl Cumhuriyet… Bu sevinilecek neticedir, demiştir.

Atatürk İçin Bestelenen Marş

Perşembe, Ocak 3rd, 2008

Atatürk İçin Bestelenen Marş
ATATÜRK İÇİN BESTELENEN MARŞ
(DOKTOR ŞÜKRÜ ŞENOZAN ANLATIYOR)

“Gazinin İzmir’e geleceği haber alınınca, fırka (parti) ve Türkocağı arkadaşlarımın, teşriflerini kutlamak için, bir beste yapılmasını düşünmüşler. İki gün çalıştım, marşa benzer bir beste yaptım:

Halkı teşririnle ettin şâdgâm
Sen getirdin mülkeistiklâl-i tâm
Dest girindir senin Rabb-ül enâm
Sihhatindir virdimiz hep subh-u şâm

Anlamı şöyle :

Halkı teşrifinle çok sevindirdin
Sen getirdin memlekete istiklâli
Allah senin koruyucundur
Sabah akşam duamız senin sağlığındır.

Gazi geldi, besteyi dinletmek için fırsat kolluyordum. Buna muvaffak olamazsam, notasını takdim edecektim.

Gideceği gece fırsat belirdi. Vali ve hanımı, evlerinde, Gazi’nin şerefine bir balo tertip etmişlerdi. Baloda çalacak caz takımına besteyi verdim. Provaları yapıldı. Baloya İzmir’de bulunan bir çok aile çağırılmıştı.

Saat on buçukta Gazi mâiyeti erkâniyle ve askerî zevatla geldiler. Çok neşeli görünüyorlardı. Baloyu da şevki ile doldurdu.

Dansı açtıktan sonra, kendisine hazırlanan yerde, dostlarıyla sohbete koyulmuştu. Ben marşı dinletmek telâşı içinde, büfe ile Gazinin bulunduğu yer arasında gidip geliyordum. Bir aralık yanına sokulacak fırsat buldum.

- Dans bitince dinleyelim, dedi.

Caza söyledim. Dan bitti, birkaç dakika sonra, marş çalmaya başladı, çiftler de piste can attılar. Bu hal Gazinin hoşuna gitti, gülerek::

- Doktor, senin marş ne güzel fokstrot oynatıyor, dans bitince tekrar etsinler, dinleyelim, tebrik ederim, çok güzel olmuş, dedi.

Dinletilmek istenmeyen, fakat ATATÜRK’ün dinlemek istediği marş :

“Bir yaz günüydü, fırka (parti) başkanlığından aldığım bir telefonda, birkaç güne kadar Gazi’nin İzmir’i teşrif edecekleri, içerisinde cumhuriyet ve istiklal kelimeleri olan bir marş bestelenirse, iyi olacağı bildiriliyordu. Üç günde güfte ve besteyi hazırladım.

Ey güneşin yer yüzünde eşi
Ey Türklerin can evinde güneşi
Nur elinle yükseldi şanlı hilâl
Senin lütfun cumhuriyet istiklâl
Bu vatanı kurtaran Arslan sensin
Türk gencinin kanında can sensin
Ey ATATÜRK bin yaşa

Bestenin, güzel sesli bir kız tarafından solo olarak, saz refakatinde okutturulması kararlaştı. Okuyucu bin zorlukla ailesinden kopara bildik. Provalar yapıldı.

Gazi ile gelen mebuslar arasında merhum Vasîf Çınar da var. Okunacak parçanın önce kendisi tarafından dinlenmesini istemiş. Akşam üstü fırkada (partide) marşı dinlettik. Okuyan kıza teşekkür etti ve kız gittikten sonra bana:

- Olamaz. Bu alaturkadır, demez mi?

Türkocağı başıma yıkılıyor sandım:

-Aman beyim, bu makam nihaventtidir, alafranga makamlardan biridir, minörden beynelmilel basit yürüyüş temposundan ibarettir. Bu kızı ailesinden zorla kopardık, çok da üzüldük, emeklerimiz boşa gitmesin.

- Olmaz kardeşim, diye direndi.

- Şu halde, bir zeybek havası oynatmak için, bundan sonra Türkocaklarında Karmen mi çaldıracağız ?

- O başka şey, onun hususiyeti vardır diye kestirip attı.

Münakaşa faydasızdı. Bestenin sözsüz olarak cazla çalınması da mümkündü. Vasıf bey farkında olsa bile, cazı susturamazdı. Belki Gazi’ye de bahsedebilirdim, diye düşündüm.

Gece, Gazi teşrif etti. Ocağın davetlilerle dolu salonunda, arada bir dolaşıyor, bazılariyle görüşüyor, zâhirde (görünüşte) eğlence ve neşe dolu bu toplantıda keşfettiği zekâ ve bilgi sahipleriyle, her zaman yaptığı gibi içtimâî, ilmî, edebî münazaralar açıyordu. Ortada bir gurupla sarılmış, yüksek sesle konuşmaya başlamıştı.

Kiminle, ne üzerine konuştuğunu anlamak için, yaklaştım, halkanın dışında dinlemeye başladım. Tam karşımda, yüksekçe bir yerde duran Vasıf beyin pırıl pırıl ışıldayan gözlük camları uzaktan gözlerimi kamaştırıyordu.

Gazi, İzmir adliye tabibi merhum Mustafa beyle, bir Alman feylezofu hakkında münakaşaya dalmıştı. Doktor, Avrupa’da tahsil görmüş, cerbezeli (Sözünü sakınmadan beceriyle konuşan) bir adam olmakla beraber, Gazi ile konuşmasında ifadeleri lâübâli (Fazla teklifsiz) ve cüretli idi, kiminle konuştuğunu düşünmüyordu. Sıkıldım, oradan ayrılmak istedim. Tam bu sırada beni görmüş.

- Doktor, diye seslendiğini işittim. Eğilerek kendisini hörmetle selamladın.

ATATÜRK MARŞI DİNLEMEK İSTİYOR

Perşembe, Ocak 3rd, 2008

ATATÜRK MARŞI DİNLEMEK İSTİYOR

- Doktor, nasılsın, yeni bir şeyler var mı? Diye sordu.

- Var efendim, teşrifinizi tebcil (yüceleştirmek) için bir marş yapmıştım, müsâde buyurursanız güftesini arzedeyim.

- Oku bakalım, dedi.

- Birinci beyti okudum, ikinci beytin üçüncü mısrasına geldim :

- Nur elinle yükseldi şanlı hilâl

deyince :

- Yook canım dedi, nur elinle nasıl olur ?

O anda düşündüm. Vasıf beyin Türkocağından içeri sokmak istemediği marş beğenilmezse, vay benim talihsiz başım, ATATÜRK’e ;

- Bakınız efendim dedim, aşağıda neler arzediyorum.

Mübarek başını işaret ederek, güfteyi sesimin olanca kuvvetiyle, başından sonuna kadar okudum. Etraftan gelen alkış, muvaffakiyetimi gösteriyordu.

- Emir buyurursanız, caz takımı besteyi çalabilir, dedim. Ve daha önce caz takımına notasını verdiğim için, bir işaretimle caz marşı çalmaya başladı.

- İşte marş budur efendim, dedim.

- Bravo doktor, diye beni taltif ettiler.

Artık bizim marş Türkocağının meşru marşı oldu…

Dr. Şükrü Şenozan’ın Musıki Konuşması

Perşembe, Ocak 3rd, 2008

Dr. Şükrü Şenozan’ın Musıki Konuşması
DR. ŞÜKRÜ ŞENOZAN’IN MUSIKİ KONUŞMASI

“Zaman zaman ATATÜRK’ün sofrasında bulunuyordum. Kendileri musıkiden bahsetmekten hoşlanırlardı.

Yalova’dan dönmüştük. ATA kırıklıktan, nezleden şikayet ediyor ve neşeli görünmüyordu.

Ben sofranın öbür ucunda oturuyordum. Kendileri Nuri Conker ve diğer arkadaşları ile konuşuyordu. Bir ara:

- Doktor, biraz da musıkiden konuşalım, dediler.

- Müsâde buyurursanız, önce musıkinin tarifinden başlayalım dedim.

- Nasıl istersen, buyurdular.

Musıkinin tarifinden sonra, garp ve şark musıkileri arasındaki perde, aralık, melodi, armoni, polifoni farklarından bahsettim. Daha önce konuşacağım şeyleri not etmiştim. Her iki musıkinin yüzlerce seneden beri başlıca alışkanlık tesiriyle sevildiğini söyledim. Garp musıkisinin nazârî, amelî tekâmüle mazhar olduğunu, polifoninin vaziyeti sebebiyle armoni orkestrasyon, enstrümantasyon şekilleriyle, âlemşümûl (milletler arası) muvaffakiyetler gösterdiğini söyledim. Bizim musıkimizin sahneye çıkabilmesi için armoniye muhtaç olduğu bir hakikat ise de, bundaki muvaffakiyetin, evvelâ musıki nazariyatımızın armoniye hazırlanabilmesi için, Dil Kurumu gibi bir musıki akademisinin teşkiline kat’i ihtiyaç bulunduğunu bildirdim. Musıkimize armoni koymak, onun âbideliğini ve temellerini sarsmadan, bozmadan çalışabilmek için böyle bir müessese lâzımdır, diye devam ettim. Melodi şeklinde kemâle ermiş olan musıkimize armoniden evvel yapılması gereken şeyler vardır, musıkimizi simâî (kulak zevkinin üstünlüğü) şeklinden kurtararak melodik hâle getirilmesinin, bu sâyede mümkün olacağını ilâve ettim. Eskiden beri nazariyatımızda kullanılan ırha (gevşek tutmak), bakiye (artık sesler), küçük mücennep (küçük yanaşık sesler) gibi tabirleri Türkçeleştirmeliyiz. Çoktan beri nazariyatçılar arasında münakaşalara yol açan ameliyata da uygun olmayan dizi, dörtlü, beşli kaidelerinde getirilen aykırılıkları, makamların basit ve mürekkep olmalarındaki tasnif yanlışlıkları gibi yüzlerce ihtiyacı ancak bir musıki kurumu temize çıkarabilir. Musıki erbabından bâzı üstadlar bu ve başka hususlarda güzel tedbirler alıyorlarsa da, bunlar münferit kalıyor. Sekizlik 24 yerine, daha çok aralıklara taksimi, çoktan beri musıki erbâbını işgal etmiş, nazariyatımızda yer almış mühim bir mesele ise de, bunun tatbikini de bu musıki kurumu ele alabilir. Bu usul kabul edilirse, bir çok makamların armoni kabiliyeti tezâhür edecektir. Her makamın armonisi kendi melodisinden çıkacağından ve armoni için, icabında bazı perdeler fek olunacağından (kaldırılacağından) küçük taksimat ile bu fedâkârlığı kolay ve daha az yapmak mümkün olur gibi görülmektedir. Bu sayede armoni için Türk melodisinin bünyesi zedelenmiş olmayacağından, musıkimizde armoni beste şekillerimizin bazılarına ait olabilir. Makam ve melodilerimizin bu cihetten ayrıca incelenmesi ve iptidâi hazırlık yapılması, yine bir musıki kurumu işidir. Melodik musıkimiz yüzlerce rengi, nevî olan bir ipek çilesi veyahut bir ince oya gibidir. Bunları ayırarak tezgahlarda dokumak, armoni metodlarına uydurmak ince bir işdir. Musıkimizin edebî zevkimize uygun şekilde sahneye opera olarak çıkabilmesi, bu suretle mümkündür. Bu vaziyette her şeyi musıkişinâsın omuzlarına yüklemek de doğru olmaz. Kurulacak musıki kurumunda, edip, şair, sanatkâr ve muharrirlerin de bulunması gerekir. En önce bu elemanlar arasında âhenk vücut bulması gerekir. Bu da tarafsız, otoriter bir başla yola girer. Bu gün melodimizin garp tekniği ile konulan armoni ve seslere alışmamış kimselere dikenli gelir. Kendi melodimizden çıkmış armoniye göre düzenlenen orkestrasyon, yine musıki kurumunun ibdası (güzel bir şey ortaya koyması) olacaktır. Kendi seslerine doymuş olan cihan musıkisi, bu vaziyette hayretlere düşecektir. Bu kadar, efendim.”

ATATÜRK:

- Ben kendime bir musıki hocası bulmalıyım, diyerek kalktı.

Saat 10.30′du, bize selâm vererek ayrıldı. Biz de kalktık. Koridora girdiğimiz zaman, Nuri Conker beni, yakaladı:

- Doktor, sen bunları biliyordun da, şimdiye kadar bize niye anlatmadın, dedi.

- Sırası gelmemişti efendim, dedim.

O gece hiçbir kelime söylemeyen ATATÜRK, üç ay sonra, Ankara’da bir gece şu sözlerle beni mahçup etti:

- Doktor, bize bir musıki konferansı yapmıştı, doktora bilhassa teşekkür ederim, çok istifâde ettim.

- Doktor Şenozan’ın ATATÜRK’ün huzurunda yaptığı bu uzun konuşmanın kritiğini, daha sonra ATATÜRK’ün düşüncelerini yorumladığım sırada vermeye çalışacağım.

Mesut Cemil Bey Anlatıyor

Perşembe, Ocak 3rd, 2008

Mesut Cemil Bey Anlatıyor
MES’UT CEMİL BEY ANLATIYOR
(SİGORTA DERGİSİ, ATATÜRK’TEN HATIRALAR S. 39)

“Zaferden sonra, İstanbul’a ilk gelişlerinde tanışmak mazhariyetine erdiğim ATATÜRK’ün son günlerine kadar, devamlı olarak yanında ve hizmetinde bulundum. Üç defa beraber seyahat ettik. Takdir edersiniz ki, böyle her bakımdan eşsiz bir şahsiyetin, her zaman yakınında ve huzurunda bulunmak kolay değildir. İnsan mütemâdiyen sakın bir hata etmeyeyim, yanlış bir harekette bulunmayayım diye heyecan, tereddüt ve endişe içindedir. Öyle iken, daima iltifatına mazhar oldum. Her zaman mübârek ellerini öpmek fırsatını buldum. Gariptir, her çağırıldığım zaman, bazen isteksiz olarak yanına giderdim. Gençtim ve herhangi bir tasavvurum olurdu. ATATÜRK: “Gelsin” diye emredince, canım sıkılırdı. Fakat gidip, kapıdan içeri girip, onunla karşılaştığım anda, ondan gelen ve havayı dolduran bir garip ışık, bir acâip kuvvet beni sarardı.

Birdenbire yeniden âşık olurdum. Ne yazık ki, o zamanla yaşadığım hatıralar ve intibâların değerini lâyıkiyle bilmediğim için, boş bulunmuşum, yoksa, her görüştüğüm ertesi gününde notlar alırdım, zamanla bir çok detaylarını kaybetmezdim. Size bir tanesini nakledeyim.”

ÜRDÜN KRALINA VERİLEN MUSIKİ ZİYAFETİ

Perşembe, Ocak 3rd, 2008

ÜRDÜN KRALINA VERİLEN MUSIKİ ZİYAFETİ

“Rahmetli Ürdün Emîri Abdullah Haz. Türkiye’ye ilk gelişinde, ATATÜRK’ün misafiri olmuştu. Bir gün, İstanbul valisi rahmetli Muhiddin Üstündağ, Emîrin Türk musıkisi dinlemek istediğini, kendisine musıkimizden münâsıp eserler dinletmemiz için ATATÜRK’ün emir verdiğini söyledi ve beni bu işe memur etti. Başlıca arkadaşlarım, Münir Nurettin Selçuk, merhum üstadımız Remânî Reşat Erer, Refik Fersan ve Fahire Fersan, Vecihe Daryal, Cevdet Kozanoğlu ve birkaç genç arkadaş, Filorya köşküne gittik.

Emir Haz. Ürdüne dönmek üzere resmî ziyâretlerini bitirmiş ve birkaç gün daha hususi olarak memleketimizde istirahat etmek ve gezmek üzere ATATÜRK’e vedâ etmişti.

Bir öğle vakti, yemeğe otururken, biz de musıki faslına başladık.

Birinci dakikanın içinde, rahmetli Emîrin çehresindeki mâna değişti, elinden çatalı bıraktı, bir işaretle bizi susturdu ve etrafındakilere, fasih bir Türkçe ile:

- Efendiler, dedi, böyle bir musıkiyi dinlerken, yemek yenilmez. Önce dinleyelim, yemeğimize sonra devam ederiz.

Emîr’in bu asîl hareketinden hepimiz, tahmin edeceğiniz gibi çok mütehassis olduk, ancak yemeğe mâni olmamak maksadiyle faslı kısalttık. Emîr’in yanaklarından, kır sakalına doğru süzülen gözyaşları her zaman hayâlimdedir.

ÜRDÜN KRALI’NA VERİLEN MUSIKİYİ ATATÜRK DİNLEMEK İSTİYOR

Perşembe, Ocak 3rd, 2008

ÜRDÜN KRALI’NA VERİLEN MUSIKİYİ ATATÜRK DİNLEMEK İSTİYOR

- Aradan beş altı ay geçti. Yine vali rahmetli Üstündağ, bu defa biraz telâşlı olarak:

- Yahu.. Ürdün Emiri’ne musıki faslı yapmışsınız, ne yaptınız Allahaşkına? diye sordu.

- Vallahi fena bir şey yapmadık efendim, diye cevap verdim.

- Hayır, fena bir şey değil, çok iyi bir şey yapmışsınız, işte onun için de ATATÜRK aynı heyeti ve aynı eserleri bizzat dinlemek istiyor, dedi.

Eksik gedik, hemen o akşam toplanıp Dolmabahçe Sarayı’na gittik. ATATÜRK dedi ki:

- Ürdün Emîri’nden her zaman mektup alıyorum, her mektubunda ısrarla sizden dinlediği musıkiden bahisle bana teşekkür ediyor. Ben de size teşekkür ederim. Ama merak ettim, ne yaptınız ki, kendisinde bu kadar kuvvetli bir intibâ bıraktı. Aynı programı ben de dinlemek isterim.